
Yönetmen: Derviş Zaim
Görüntü Yönetmeni: Mustafa Kuşçu
Kamera: Moviecam Compact, Arriflex 35 III, Arriflex 535B (Lokomotif)
Kamera Asistanları: Erol Beraha, Özgür Gür, Hüseyin Başarır, Ozan Temiz, Hürer Ebeoğlu
Çekim tarihleri: 26 Eylül - 31 Ekim 2005
Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen ve Çamur filmlerinden tanıdığımız Türk Sineması'nın en önemli yönetmenlerinden Derviş Zaim yeni filmi Cenneti Beklerken'nin çekim aşamasını tamamladı. Cenneti Beklerken'de bir nakkaşın gözünden Osmanlı tarihinden bir bölümü perdeye aktarıyor. 17.yy'ın toplumsal ve politik olaylarını İstanbul'dan Anadolu'ya özel bir görevle giden nakkaşın yolculuğu ile, kendi kadrajından süzerek bize yansıtan Zaim'le Cenneti Beklerken, Türk Sineması ve şu koca şehir İstanbul üzerine sohbet ettik.
Soru: Cenneti Beklerken tarihi bir film. İlk defa tarihi bir film çekiyorsunuz. Hikayeyi kısaca anlatır mısınız?
- Film 17. y.y.'da bir nakkaşın özel bir görevle doğuya yaptığı yolculuğu konu ediniyor. Nakkaş'ı bu yolculuk esnasında mesleği ile ilgili bir takım estetik ve ahlaki kaygılar içerisinde görüyoruz. Bütün bunlar da aslında o dönemki toplumsal ve ahlaki olaylarla yakından ilişkili. Dolayısıyla bir nakkaşı ve onun yolculuğunu anlatırken tarihi dönemin olaylarına öyle ya da böyle değiniyor film. Ama o dönemi ilgilendiren bir belgesel kesinlikle değil.
Soru: Hikayeyi oluştururken etkilendiğiniz olaylar var mıydı?
- Birkaç tane birbirinden çok farklı olaydan etkilendiğimi söyleyebilirim. Bir tanesi taht kavgası; mesela Şehzade Düzme Mustafa Hikayesi esin kaynaklarımdan bir tanesidir. Ama tek olay bu değil. Bunun yanında başka motifler de var. Kimi tasvir sanatçılarının yaşamındaki kesitlerden de etkilendim. Bir çok bilgi kaynağı ve esin kaynağı hikayede tek bir adamda buluştu diyebilirim. Zaten gerçek bir olaya dayanarak karakterleri bütünüyle o olay içerisinde tanımlamak taraftarı değilim bu projede. Mümkün olduğunca karakterleri, mekanları ve olayları -onlardan ne kadar esinlenmiş olursam olayım- silikleştirmeye çalıştım. Böylelikle seyirci için daha objektif ve nötr bir izleme söz konusu olabilir. Aksi takdirde seyirci "bu karakter tarihte şu kişiye mi tekabül ediyor, burada film bize şu tarihi olayı söylemeye mi çalışıyor, filanca tarihli olay ile şu olay arasındaki bağ ne"… gibi bir izleme kipi içerisinde kendini buluyor. Bu da çok uygun bir sinema izleme modu gibi durmuyor. Seyircinin sizin esas anlatmak istediğiniz omurganın dışarıda kalmasına neden olabiliyor. Bu yüzden ben olayları mümkün olduğunca seyreltmeye, yumuşatmaya, silikleştirmeye çalıştım. Dramatik yapısının sağlam olmadığı anlamına da gelmiyor tabi bu. Filmdeki dramatik yapı da oldukça sağlam olsun diye uğraştım.
Soru: Resim yapmanın yasak olduğu bir dönemin ürünü olan geleneksel Türk sanatlarını filmlerinizde kullanarak görsel bir dil ile imgesel bir dili birleştirmek nasıl bir süreçti?
- Böyle bir işe kalkışmak, işin deneysel bir boyuta kaymasını da getirebilirdi. Mümkün olduğunca şunu düşündüm: Geleneksel tasvir sanatı bugünkü sinema diline katkı bakımından düşünülürse bana ne gibi bir anlatım olanağı sağlayabilir? Bu kuşatıcı ve kışkırtıcı fikri senaryoyu yazarken kafamın bir ucunda her zaman tutmaya çalıştım. Ama yapaylıklardan ve zormalardan da uzak durmaya gayret ettim. Bu deneysel bir çalışma değil.
Soru: Geleneksel Türk sanatlarından ebru sanatını da Filler ve Çimen'de kullanmıştınız. Birbirinden oldukça farklı iki sanatı bir araya getirerek kendi adınıza yeni bir sinema dili geliştirdiğinizi düşünüyor musunuz?
- Filler ve Çimen'de anlatının merkezinde değildi ebru. Cenneti Beklerken'de anlatının merkezinde olan bir tasvir sanatı var. Dolayısıyla geleneksel sanatlardan yararlanma derecemin bu filmde daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama bunu az önce de dediğim gibi günümüz seyircisinin algılarını ve belleğinin sınırlarını çok da fazla deneyselin kıyılarına atmadan yapmaya çalıştık. Bir dil arayışı var ama bu deneysele dönüşmüyor. Benim "yeni bir dil oluşturdum" demem -eğer durum bu ise bile-yakışık almaz. Mümkün olduğu kadar samimi ve sahici bir iş yapmaya çalıştım. Yaptığım işten memnunum ve filmi mutlu olarak bitirdik. > İstanbul tarihi veya değil çoğu Türk Filminde merkezde yer alıyor. Daha fazla hikaye çıkacak mı İstanbul'dan. İstanbul için Roma'nın mirasçısı olan bir şehir derler. Buradan bereketli şeyler çıktı, çıkabilir. Bir çok yere nasip olmayacak işler çıkabilir. İstanbul'un Türk sinemasının bu kadar odak noktasında olmasının bir sürü nedenleri arasında Türk film sektörünün burada olmasının etkisi de var. Dahası şehrin kendisi ise birçok yaşantıyı alt alta üstüste barındırabiliyor. Çok büyük, çok geniş, çok güzel, çok çirkin… Çok hayat ve çok yaşantı var. Bir kaleydoskop gibi İstanbul.
Soru: Bütün filmlerinizin senaryosu da size ait. Senaryo yazarken yönetmen olmak ve yönetmenken senaryo yazmak size bir şeyler getiriyor mu?
- Önemli olan işin özüne sadık kalmaktır. İşin özüne sadık kaldığınız zaman sette de, montajda da değişiklik yapma özgürlüğünüz oluyor. Senaryoyu yazmak gibi bir işlevi de yerine getirdiğinizde işin özünün ne olduğunu bildiğiniz için gerçekleştirme süreci içinde başgösteren yol kazalarına karşı daha hazırlıklı olabiliyorsunuz.. Senaryo yazmak bana bunu sağlıyor. Ama insanın işini biraz da ağırlaştırıyor. Bir başka göz zaman zaman gerekli olabiliyor. Ben tabii ki başkalarıyla çalışmam demiyorum. Beraber çalışabileceğimi düşündüğüm, hissettiğim insanlar muhakka vardır ve onlarla da çalışmaya her zaman hazırım. Zaten sinema yapmak, ortaklaşa bir işe kalkışmak demektir ve ortaklaşa iş yapmanın erdemlerine inanmayan insanların da sinemaya soyunmaması gerekir. Senaryo yazmanın bir diğer faydası da; yapım anlamındaki problemlerle karşılaştığınızda bunları daha kolay aşabiliyorsunuz. Anlık çözümleri daha kolay üretiyorsunuz. Örnekleri biraz daha geliştirmeye çalışayım: Bakarsınız o çalışma içerisindeki oyunculardan bir tanesi beklemediğiniz ölçüde iyi performans sergiliyor. Onun oynadığı karakteri hemen başka yerlere doğru kaydırabilirsiniz. Bir de kimse sizi "senaryomu berbat ettin" diye suçlayamaz.
Soru: Her filmimde kendimi aşmaya, yenilemeye çalışıyorum diyorsunuz. Bunu hem bütçe anlamında hem de teknik, estetik anlamlarda kullanıyorsunuz. Bu filmde Eurimages'in size sağladığı destek sizin kendinizi yenilemenize katkıda bulundu mu?
- Yapım koşulları açısından düşündüğümde Cenneti Beklerken' deki performanstan oldukça memnunum. Film üç ayrı şehirde beş buçuk haftada çekildi. Tarihi bir film, sesli çektiğimizi, figürasyonun ve zor sahnelerin olduğunu da düşünürsek oldukça kısa bir zaman. Yapım anlamında öteki filmlerimle karşılaştırdığımda belli zorlukları ihtiva ediyordu. Bunlar bir biçimde aşılabildi. > Şu anda iki farklı anlayış Türk Sineması'na hakim. Biri Sanat Filmleri diye tanımlanan filmler, diğeri hakim Amerikan Sineması'ndan etkilenen bir tarz. Siz bu süreçten kimin daha canlı çıkacağını düşünüyorsunuz? Makro bir bakışla soruyu yanıtlayacak olursak, bu iki yönelimin bir arada yaşatılmasının şart olduğunu düşünüyorum. Bunlar birbirlerine kan verebilecek modeller aslında. Biri diğerini yok ederse, kaybeden toplu olarak Türk Sineması olacaktır. Türk Sineması'nın ilerde daha da büyüyebilmesi için bu iki farklı tarzın (hatta çoklu tarzların) bir arada olması şarttır. Biri diğerine kendisinde olmayan "şey"i verecektir. O "şey" her neyse. Günümüzde yalnızca bir çeşitten beslenen tarz sektörü olması gerektiği noktanın ötesindeki yaratıcılığa taşımıyor. O nedenle farklılıkları bir arada korumamız gerekiyor. Bu farklılıkları arttırmamız gerekiyor. Bu yanıt yalnızca estetiği değil, tekniği, perspektifi ve duruşu da kapsıyor.
Soru: Bir filmde eğer hiçbir hata yoksa o filmi çöpe atmak gerekir diyormuşsunuz derslerinizde. Bununla tam olarak ne söylemek istediğinizi anlatır mısınız?
- Bir filmi hatasız olarak bitirir ve onu ekrana taşırsanız çok akademik ve kuru bir film yapma ihtimali bulunabilir. Duygularla ilgisi olmayan bir film olabilir o mesela. İyi filmin hataları olacağını söylemek bana çok yanlış bir şey gibi gelmiyor . İki plandaki sigara külünün uzunluğu tutmayabilir ama o iki plan ton bakımından tutarlılık gözetilecekse öyle hatalı bağlanmak zorundadır. Aksi takdirde sahnenin duygusu parçalanacaktır. Bazı hataları bazen göze almak gerekmektedir.
Soru: Bile bile hata yapan yönetmenler de var sinemada…
- Ben de mesela çok düzgün kestiğimi düşündüğüm yerlerde daha asimetrik kesmekte özen gösteriyorum. Her yerde değil ama.
Röportaj: Nadide Karademir - www.zipistanbul.com
Foto: "Cenneti Beklerken" filminden